O, annemin hayatını kurtaran kahramandı... Konuşunca, röportaj yapınca gördüm ki, iç dünyası da zengin müthiş biri...

Bir zorlukla karşılaştığımızda ne deriz? "Beyin ameliyatı değil ki bu kadar dert ediyorsun..." Demek ki, kafadan, hayatta en zor şeylerden birinin, beyin ameliyatı olduğunu kabulleniyoruz. Biz gazeteciyiz, stresle yaşamaya alışığız ama söz konusu beyin ameliyatı olduğunda stres-mtres gibi sözcükler durumu açıklamaya yetmiyor, kısa ve küçük kalıyor... O endişeyi, korkuyu, sorumluluğu taşıyabilmek kolay olmasa gerek... O kısacık anda doğru kararı verebilmek için özel bir yetenek gerek... Kimse de kolay kolay Cengiz Kuday olamıyor..

Herkesin hayalidir... Küçükken doktor olmak isteyenlerden miydiniz?

- Yok hayır. Onlardan değilim, ben pilot olmak istiyordum.

Neden?

- Çünkü babam pilottu. Uçağı 1945’te yere çakılınca, öldü. O yüzden annem pilot olmama karşı çıktı. "Bir evden bir şehit yeter" dedi.

Ooooooo! Çok üzücü...

- Evet üzücü, hava şehidi babam. Onu hiç tanıyamadım. Annem, 21 yaşında, iki küçük oğlan çocuğuyla kaldı. Bir daha evlenmedi. Kendini bize adadı.

Mutsuz bir çocukluk mu?

- Hayır değil. Aksine müthiş renkli ve neşeli bir çocukluk. İzmir, Bucalıyım. Eski ismi Paradiso. Düşünün ne kadar güzel...

O zaman, gözünüzü kapatın ve çocukluğunuzun Buca’sını anlatın...

- "Vadim O Kadar Yeşildi Ki" romanındaki gibi. Otobüsle İzmir’den gelirken, hop birden karşınıza çıkıverir; yemyeşil, güzel ve medeni. Her tarafta Rumlardan ve Levantenlerden kalma köşkler... Biz, "Beş kilisemiz, bir camimiz var!" derdik. İlkokulum eski bir Rum köşküydü. Bahçesinde küçük bir şapel vardı, müzik derslerini orada yapardık. Ortaokulu ise her odasında şömineler bulunan bir başka köşkte okudum. Kapıdan girince, büyük fıskıyeli bir havuz, ortasında da Venüs heykeli vardı. Rüya gibi bir yerdi Buca. Ama 6-7 Eylül olaylarından sonra önce Rumlar, sonra Levantenler gitti. Göç aldı oraları. Ve Buca, Buca’lığını kaybetti.

Lise?

- İzmir Atatürk Lisesi. İyi okuldur. Her yeri kazandım, hukuka yazıldım, ama sonra İzmir’den bir arkadaşım, "Ben çok yalnızım burada, sen de Tıbbiye’ye gel" deyince, kıramadım onu, kaydımı alıp oraya geçtim.

Yani öyle ulvi amaçlarla doktor olmadınız. Öyle mi?

- Evet, evet. Başta insan ne olduğunu bile anlamıyor. Ama sonradan çok sevdim, müthiş neşeli bir grubumuz vardı, çok eğlendik, okul bitmesin istedim. 40 yıl geçti hálá kopmadık. Onlar ihtisas için Hacettepe’ye gitti, haydaaa ben de peşlerinden...

Hiç tereddüt etmediniz mi cerrahiyi seçerken?

- Etmez olur muyum? Hacettepe’ye beyin cerrahı olmak için gitmedim. "Acaba ne olsam?" diye kara kara düşünürken, yere düşmüş bir hasta gördüm. Başı tuhaf bir şekilde tıraş edilmişti. Koştum yardım ettim. Hastayı kaldırdık, meğer epilepsi nöbeti geçiriyormuş. Biri bana İngilizce "Delikanlı, ne yapıyorsun burada?" dedi. "İhtisas için bakınıyorum" dedim. "Gel burada yap ihtisasını" dedi. "Burası neresi ki?" diye sordum. "Nöroşirürji" dedi. Utandım, "O nedir?" diye sormadım ama bilmiyordum. Meğer karşımdaki Charlie Wilson diye bir Amerikalı beyin cerrahıymış. Sonradan ABD’de çok meşhur oldu. İlah gibi bir şey yani.

 Ve hemen başladınız öyle mi...

- Hayır, kafeteryada İzmir’den Eşref Abi’yi gördüm, "Nedir abi bu nöroşirürji?" dedim, "Yeni kurulmakta olan bir dal, geleceği çok parlak" dedi. Bir iki gün takıldım, ama sarmadı beni...

Neden?

- O zamanlar bugünkü kadar gelişmiş değildi, her gece biri ölüyordu. Zaten Green Card almak için Amerikan Elçiliği’ne müracaat etmiştim. Vietnam’a gitmeyi kabul edersen, Green Card veriyorlardı. Ne yalan söyleyeyim, doktor olarak da Vietnam’a gitmek daha cazip geldi, kim uğraşacaktı nöroşirürjiyle? Eşref Abi’ye, "Böyle böyle, beni Vietnam’a kabul ettiler, buraya kadarmış, hakkını helal et abi" dedim, "Öyle mi? Ver bakim evraklarını?" dedi, aldı ve carttttt diye yırttı. Ben öylece kalakaldım. Birlikte gideriz diye sözleştiğim arkadaşım gitti, yıllar sonra karşılaştım, Amerikan Ordusu’nda albay olmuş. Kader işte.

O zamanlar beynin cazibesine filan kapılmış değilsiniz yani.

- Hiç değilim. İşin içine girmeden bilmiyorsun. Oysa beyin Tanrı’nın bir mucizesi. Ama dehşetini ve muazzamlığını sonradan keşfediyorsun.

İnsan ne zaman cerrah oluyor?

- Oooooo. İhtisasın bitti diye, cerrah olmadığın kesin. Bazı insanlar emekli olur gider, hálá olamamıştır. Ben işin ciddiyetin ancak 55’imden sonra anlayabildim.

Siz bu beyin işinin felsefesiyle ne kadar ilgilisiniz?

- Çok ilgiliyim. Hüsnü Göksel diye bir hocamız vardı. "Cerrahlar kuşa benzer. Bir kanadında ustalığı, bilgisi vardır; öbür kanadında, insan sevgisi, görgüsü... Bunlardan biri eksik olursa, o kuş uçamaz" derdi ve eklerdi: "Ama unutmayın, hata yapmayan cerrah yoktur. Bir gün işi bıraktığınızda, önünüzden geçen hastalar ordusunda, iyi ettikleriniz ölenlerden daha fazlaysa, başarılısınız!" Çok haklı. Bu işte "Herkesi iyi ederim, en iyi benim" gibi bir iddiada bulunamazsınız. Çünkü insansınız. Bazı ameliyatlarda çok başarılı oluyorsunuz, bazılarında orta başarılı, bazılarında ise başarısız...

Êİşadamları, büyük CEO’lar, işler ters gittiğinde, milyon dolar bile olsa, sonuçta para kaybediyor. Ama sizin işinizde kayıp insan hayatı... Nasıl dayanıyorsunuz?

- Evet çok üzücü, tercih edilen bir şey de değil. Ama yapacak bir şey yok. Bazen oluyor.

Yanlış karar verdiniz ve öldü diyelim. Ne oluyor? Ne hissediyorsunuz?

- Perişan oluyorsunuz. Bir hocam, hiç unutmuyorum, üzüntüden tam 10 kilo vermişti. Ameliyat esnasında beyin apsesi oldu, temizlemek istedik, ama olmadı, hastayı kaybettik. O da kendini sorumlu tuttu. Dünyada beyin cerrahisinin kurucusu Harvey Cushing’tir. Yüzyılın doktoru seçildi, çok başarılı bir cerrahtı, ölünceye kadar binlerce insanın hayatını kurtardı. İşte o büyük cerrah bile hastalarından biri ölünce kendini bir odaya kapatıyor, iki yıl çıkmıyor. Her doktor hastasının iyileşmesini ister. Ama doktorlar da insandır ve hata yapabilirler...

İyi ama hastalar ve yakınları ellerinde değil sizi Tanrı gibi görüyorlar... 

- Öyle değiliz işte, biz insanız. Ama bizim de kendimizi Tanrı katında gördüğümüz olur. Özellikle de mesleğin ilk yıllarında... Genç bir cerrah, anevrizma ameliyatına giriyor. Ameliyat, başarılı geçiyor. Kendinden en emin haliyle kafeteryaya gidiyor, kahvesini söylüyor, piposunu yakıyor, "Bu iş böyle yapılır! Acayip iyiyim!" havasında. Yarım saat sonra adı anons ediliyor, acilen yoğun bakıma çağrılıyor. Bir gidiyor ki, hasta komaya girmiş, solunum bozuk, bir tarafına felç inmiş. Taktığı klipslerden biri kaymış. İşte o yüzden, ne çok alçaktan uçacaksın ne de çok yukarıdan. Denize çok yakın uçarsan nemden kanatların birbirine yapışır, düşersin. Çok yukarılarda uçmak da iyi değildir, güneş kanatlarını eritir... İkisinin arasını bulacaksın.

KADIN BEYİN CERRAHLARI

Beyin cerrahı kadın neden az?

- Fiziksel olarak yorucu bir iş olduğu için kadınların yapamayacağı düşünülüyor. ABD’de bile hálá bu düşünce yaygın. O yüzden de kadın beyin cerrahları bir konfederasyon kurdu. Daha güçlü olabilmek, haklarını arayabilmek için. Hatta hep şu anlatılır: İlk kadın cerrahı ABD’de üniversiteden mezun oluyor, iş bulamıyor, İngiltere’ye gidiyor, yine iş vermiyorlar. Nerede çalışmaya başlıyor? Antep’te. Dünyada ilk kadın cerrahın çalıştığı yerin Antep olduğu söylenir.

Türkiye’de durum ne?

- Valla, Türkiye, kadın cerrahlar açısından en zengin ülkelerden biri. Rusya da öyle. Benimle birebir çalışan kadın cerrahlar var, çok çok iyiler. Mesela Nur Peri, hipofiz cerrahisinde bir numara. "Kadınlar yapamaz, edemez klişeleri"ne hiç inanmam. İlk Türk kadın cerrahı Aysima Hanım’dı, şimdi emekli oldu. Onu da tanıma şansına eriştim...

KOCALARINI ANEVRİZMA YAPAN KADIN

Yaşargil Hoca enteresan adamdır. "Sana Ada’ya geleceğim" dedi, "Buyurun Hocam" dedim. Yanlışlıkla Büyükada’da inmiş, "Cengiz’in evi nerede?" diye sormuş, kimse bilmiyor tabii. Öfke içinde telefon açtı, "Ne biçim adamsın. Seni kimse tanımıyor burada!" diye. "Hocam, ben Heybeli’deyim, orası Büyükada tanımazlar tabii" diyorum, hiç oralı olmuyor. Neyse, geldi. Birden kalabalığın içinden bir kadın koşarak yanına gitti, "Hocam, hocam hoş geldiniz!" dedi. Bizimki şaşırdı, bir adım geri çekildi. Kadın açıklama yaptı: "Siz, eşimin anevrizma ameliyatını yapmıştınız!" Sonra bana döndü: "Eşimi siz de ameliyat etmiştiniz!" "Nasıl oluyor iki defa?" derken, kadın, "İki kocam vardı" demesin mi? Hoca’nın ameliyat ettiği kurtulmuş, benimki ölmüş. Hatırladım sonradan, adamın iki anevrizması vardı, biri anjiyoda görülüyordu, diğeri görülmedi, kanadı ve öldü. Hoca birden kadına döndü, "Ne biçim kadınsın, bütün kocalarını anevrizma yapmışsın!" dedi. Güldük tabii...

TANRI VE CERRAH

Benden büyük bir varlığa inanıyorum. Ve işimi onun yardımıyla yaptığımı düşünüyorum. Yine hocalarımızdan biri, camiye gitmiş. Kılığı kıyafeti uygun değilmiş, almamışlar içeri. Kapıdaki görevli üstten bir tavırla, "Kelime-i şahadet getir de görelim?" demiş. O da "Gerek yok, ben zaten her an Tanrı’yla beraberim" demiş.

PROFESYONEL FUTBOLCU GİBİYİM

Beyin ameliyatı yaparken bunca yıl sonra hálá heyecanlanıyor musunuz?

- Hem de nasıl. Hem heyecan var hem de korku. Ben her ameliyattan korkarım ve her birini ciddiye alırım. Bana kızarlar, ne içki içerim ne bir şey. Erken yatarım, erken kalkarım, gece normal uyurum, profesyonel bir futbolcu gibiyim. Sürekli hazırım, ya beni gece çağırırlarsa diye...

Beyni açtınız...

- Çok müthiş bir şey görüyorsunuz. Ve inanılmaz heyecanlanıyorsunuz. Hatta, bu konuda bir çalışma yapıldı, anevrizma klips eden doktorlara elektrod taktılar, ne hissediyorlar diye. Adrenalininin tavan yaptığını ölçtüler.

ŞİZOFRENİ HASTALARI AMELİYATLA İYİLEŞECEK

Eskiden psişik hastalıkların tedavisi yok zannediliyordu. Bugün, histerinin bile organik olduğu anlaşıldı. Histeri hastasına bıçak bile batırsanız, kolunu kaldırmaz. Oysa çok güçlü MR’larla anlaşıldı ki, zavallı, kolunu kaldırmak istiyor ama beynin başka bölgesinden bir uyarı ona kolunu indirmesini söylüyor. Demek ki, histeri, beyin tümörü gibi organik. Teknoloji geliştikçe, depresyon, şizofreni artık MR’da resimlenebiliyor. İnşallah ileride hepsinin tedavisi olacak. Bazı psişik hastalıkların tedavisi cerrahi olacak. Şizofreni hastaları, beyin anevrizması olanlar gibi ameliyat edilecek ve iyileşecek.

BİLİNCİN YERİ BELLİ DEĞİL


Aristo’dan bu yana bilincin, kalpte olduğuna inanılırdı. "Kalbime girdin, kalbimi kırdın..." deyimleri oradan. Ama ortaya çıktı ki, bilinç, kalpte değil beyinde. İyi de beynin neresinde? Hálá bilinmiyor.

HOCA BİR DEHADIR

Alanınızda en büyük Gazi Yaşargil mi?

- Evet, hoca bütün dünyanın kabul ettiği en büyük cerrahtır. Bir Mozart ya da Beethoven, öyle düşünün. O bir dáhi. Onu normal sınırlara sokamayız.

Siz peki "normal" misiniz?

- Tabii, tabii. Bazı toplantılarda şöyle denir: "İnop." Operasyon yapılamayan vaka anlamında. Ama parantez içinde Yaşargil yazılır. Yani, sadece o yapabilir. Hoca bu kadar farklı. Emsallerinden en az 15, 20 sene önde.

Yani ondan öğrenecek çok şey var... 

- Tam tersine. Direkt ve bire bir öğrenmek çok zor. Hatta imkansız. Çünkü bir benzetme yaparsak, o bir güneş, siz de pervanesiniz. Çok yaklaşırsanız yanarsınız. Bütün dehalar öyledir. Ve hoca geçimsiz bir insan. Onun bilimini uzaktan izleyeceksiniz. Yaptıklarını okuyacaksınız, seyredeceksiniz...

Bu meslekte yaşlandıkça, çaptan düşülüyor mu?

- Tabii ki. Ama Yaşargil Hoca bu konuda da bir istisna. 80 küsur yaşında, hálá mükemmel ameliyatlar yapıyor.

KAYNAK: Hürriyet - Pazar / 17 Haziran 2007

 

Go to top